Sirenlerin Çağrısı
Bengü Gün
Sirenlerin Çağrısı, Haliç kıyısında su, hafıza ve dönüşüm etrafında şekillenen bir projedir. Gökçe İrten, Furkan Depeli ve DECOL’ün Tersane İstanbul Starbucks için ürettiği üç eser, Haliç’in denizcilik, üretim ve ticaret tarihiyle farklı biçimlerde ilişki kurar. Su, üç eserde de ortak bir unsur olarak karşımıza çıkar; kimi zaman malzemeyi dönüştüren fiziksel bir güç, kimi zaman hareketin ve zamanın taşıyıcısıdır. Projede Siren figürü markanın görsel kimliğinden yola çıkarken, Haliç ve kahve arasındaki ilişki liman ve deniz ticareti tarihi üzerinden ele alınır.
Rüzgârlara ve akıntılara karşı korunaklı, sakin ve derin sulara sahip olan Haliç, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde doğal bir liman olarak kullanılmış; ticaret, tersane faaliyetleri ve askerî denizcilik açısından önemli bir merkez olmuştur. 15. yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı donanmasının idari ve üretim merkezi hâline gelen Tersane-i Âmire, depoları, dökümhaneleri ve üretim birimleriyle geniş bir çalışma ve üretim alanı oluşturdu. Bu nedenle buradan suya bakmak yalnızca doğal bir yüzeye bakmak değildir. Aynı zamanda bu sularda hareket eden gemileri, kıyıda biriken emeği, ticaret rotalarını ve sanayileşmeyle birlikte dönüşen kenti düşünmektir.
Su, geçmişi değişmeden muhafaza eden sabit bir arşiv değildir. Farklı maddi ve biyolojik izler aynı ortamda birikir, birbirine karışır ve zaman içinde dönüşür; bazıları görünür kalırken bazıları yüzeyin altında kaybolur. Haliç’in hafızası da bu nedenle tek ve kesintisiz bir tarih anlatısı olarak düşünülemez. Farklı dönemlere ait izler yan yana gelir, birbirini örter ya da zaman içinde yeniden görünür hâle gelir. Serginin başlığındaki “çağrı”, bu parçalı geçmişe dikkat kesilme fikrinden yola çıkar.
Siren figürü tarih boyunca tek bir görüntüye ya da değişmez bir anlama sahip olmadı. Homeros’un Odysseia’sında Sirenlerin fiziksel görünüşü tarif edilmez; antik Yunan görsel kültüründe ise çoğunlukla insan başlı, kuş gövdeli melez varlıklar olarak temsil edilirler. Odysseus’u çeken şey sadece şarkılarının güzelliği değildir. Sirenler ona geçmişte yaşananları bildiklerini ve daha fazlasını öğrenebileceğini söylerler. Denizle ilişkileri de doğrudan bedenlerinden değil, deniz yolculuğunun tehlikeli bir noktasında bulunmalarından ve sesleriyle yolcuları rotalarından saptırmalarından gelir.
Sonraki yüzyıllarda Siren imgesi farklılaşmaya devam etti. Orta Çağ ve erken modern dönemde Siren ile denizkızı tasvirleri giderek birbirine yaklaştı; balık kuyruklu, kimi zaman çift kuyruklu kadın figürleri yaygınlaştı. Starbucks’ın görsel kimliğinde kullanılan çift kuyruklu Siren de bu uzun görsel geleneğin çağdaş yorumlarından biridir.
Bu projede Siren, Haliç’in tarihine ait bir figür olarak ele alınmaz. Projenin çıkış noktalarından biridir ve üç sanatçı tarafından farklı biçimlerde yorumlanır. Haliç ile kurulan tarihsel ilişki ise liman, üretim ve ticaret geçmişinden gelir. Kahvenin farklı coğrafyalar arasında deniz yoluyla taşınmış olması da bu tarihsel dolaşımla kesişir.
Suyla ilişkili hafıza kendiliğinden oluşmaz; anlatılar, imgeler, kamusal eylemler, sergiler ve mekânın nasıl düzenlendiği, geçmişin nasıl hatırlandığını etkiler. Bu projedeki üç eser de Haliç’in geçmişine farklı yollarla yaklaşır: biri malzeme ve yüzey üzerinden, biri beden ve denge üzerinden, diğeri ise hareket ve zaman üzerinden.
Gökçe İrten’in seramik duvar çalışması, hafızayı yüzey, parça ve katman üzerinden ele alır. Seramik, su, toprak ve ateşin birlikte biçimlendirdiği bir malzemedir. Toprak suyla yumuşar, elin ve kalıbın izini alır; ateş ise bu biçimi kalıcılaştırır. İrten’in çalışmasında yüzey, tek ve kesintisiz bir görüntü yerine parçaların yan yana gelmesiyle oluşur. Karşılıklı konumlanan iki figür, İstanbul’un iki yakası ya da su üzerinden birbirine yaklaşan iki beden olarak okunabilir. Sanatçı bu karşılaşmayı kendi geçmişiyle bugünü ve kadınlığının farklı hâlleri arasında kurduğu kişisel bir ilişkiyle de bağlantılandırır. Figürlerin birbirine yaklaşırken ayrı kalması, bu dönüşümün tamamlanmış değil, devam eden bir süreç olduğunu düşündürür.
Furkan Depeli’nin Kütahya mermeri ve çeliği bir araya getiren heykeli, sabitlik ile hareket arasındaki gerilimi bedensel bir ölçekte kurar. Mermerin ağırlığı ve jeolojik geçmişi, esere fiziksel ve zamansal bir yoğunluk kazandırır. Çelik, Tersane’nin üretim kültürünü, mühendisliği ve yapısal kuvveti hatırlatır. Eserde siyah mermer, formun henüz ortaya çıkmadığı bir başlangıç noktasını; aynalı paslanmaz çelik ise formun belirginleştiği anı temsil eder. Sanatçının Kairos kavramıyla ilişkilendirdiği bu an, bir şeyin gerçekleşmesi için uygun ve belirleyici zamanı ifade eder. Heykelin açılı duruşu ise Lucretius’un clinamen olarak tanımladığı sapma fikriyle bağlantılıdır: düz bir hareketin küçük bir sapmayla yön değiştirmesi. Zemine eğik biçimde bağlanan heykel, ağırlığına rağmen hareket edecekmiş hissi yaratır ve izleyicinin esere farklı açılardan bakmasını sağlar.
DECOL’ün dijital yerleştirmesi, Haliç’i ışık, rüzgâr, dalga, atmosfer ve zamanın iz bıraktığı bir su yüzeyi olarak ele alır. Çevresel veriler bu eserde sayılar ya da grafikler olarak görünmez; hareket, doku, yansıma, ritim ve ışığa dönüşür. Tidal Memory, iki farklı zaman ölçeği arasında ilerler: Haliç’in bir yıl boyunca değişen çevresel koşulları ile güneş ışığının tek bir gün içindeki dönüşümü. Bu iki bölüm arasında yer alan Sirenlerin Çağrısı, İstanbul’un yedi tepesi ve yedi denizinden esinlenen kısa bir geçiş sekansıdır. Görüntüdeki parçacıkları ve hareketi tek bir noktaya doğru çekerek yıllık döngüyü izleyen bölümden gün içindeki ışık değişimine geçişi sağlar. Böylece Haliç, sabit bir manzara olarak değil, çevresindeki değişimleri sürekli kaydeden ve her an yeniden biçimlenen bir yüzey olarak karşımıza çıkar.
Sirenlerin Çağrısı, kesin bir sonuca ulaşmaktan çok bulunduğumuz yere nasıl baktığımızla ilgilenir. Homeros’un Sirenleri Odysseus’a geçmişte yaşananları ve dünyada olup bitenleri bildiklerini söyler. Bugün ise geçmişe hiçbir zaman bütünüyle ulaşamadığımızı biliyoruz. Arşivler seçer, görüntüler değişir, mekânlar bazı izleri korurken bazılarını görünmez kılar. Buna rağmen kıyıda kalan parçalar, kentin nasıl değiştiğini ve bugün hangi ilişkiler içinde var olduğunu anlamak için hâlâ önemlidir.
Haliç farklı dönemlerin izlerini aynı kıyıda taşır. Sirenin çağrısı burada yolcuyu rotasından çıkarmaktan çok, bulunduğu yere daha dikkatli bakmaya yönelir.